Yeni Seri: Yazmaya Başladıktan Sonra Yazamamak #1

Bu yazımda alttaki yazımdan bahsetmek istiyorum, saçma ve anlamsız gelse de böyle bir seri başlatmayı düşünmüyor değilim 🙂

İki gündür bir konuya odaklanmaya çalışıyorum “Kaliteli Bir Trafik İçin Sosyal Medya Kullanımı“. Ne zaman bir yazıya başlasam bu yazı ya tamamlanıyor ya konu dışına çıkılıyor ya da çöp kutusuna uçup gidebiliyor fakat bundan sonraki yazamadıklarımı bu seride toplayacağım. Bu serinin amacını yazarken bile yazacağım şeyleri unuttum. Blog yazarlarının yardımını bekliyorum.

Yazmak isteyipte yazamadığım o yazı -_-

Yaklaşık 1-2 ay gibi zamandır bloguma ne içerik girebiliyorum nede değişiklikler, yeniliklerde bulunabiliyorum, bu durumdan artık şikayetçi olmaya başladım kendimce. Lafı fazla uzatmadan sosyal medyayı organik trafik için nasıl kullanmalıyız ona değineyim, bunun dışında sosyal medya kullanımında dikkat edilmesi gerekenler, sosyal medya kullanımında yapılan hatalar, sosyal medyanın gücü gibi başlıklara yazımda yer vereceğim.

Sosyal Medyayı Organik Trafik İçin Doğru Kullanma

Başlıktan da anlaşılabileceği üzere bir çok blog yazarı, internet sitesi sahibi kişiler bu konuda hassa davranmalıdır. Sosyal medya kaynaklarını kullanırken birtakım hususlara dikkat etmemiz gerekir, bu hususlar şu şekilde;

  • Sosyal medya hesaplarınızda ki paylaşımlar sizin ilginizi çeker mi?

Cevabınız evet mi? Tartışmaya gerek yok. Cevabınız hayır ise bu konu üzerinden şöyle bir geçelim. Bir sosyal medya kullanıcısı olarak takip ettiğiniz, arkadaşlık kurduğunuz kişilerin etkileşimlerine göz atın, etkileşimi yüksek, organik olan kullanıcılar sosyal medya kullanımında kendilerine bir yol çizmiş ve amacını doğru şekilde yapanlardır (benim gözümde tabii). Kendinize bir yol çizin, paylaşımlarınızı 3. kişi gibi görerek yapın. Doğru paylaşım, doğru bir izlenimdir. Doğru izlenim ise organik bir kitledir 🙂

Sosyal Medya Kullanımında Dikkat Edilmesi Gerekenler ve Yapılan Hatalar

Facebook, twitter gibi platformların kullanım amaçları yaş ortalamasına göre değişir, dur dayanamadım hemen ona değinmek istiyorum ben;

Facebook:

Yaş 13-16 arası kullanım: Ergenlik kullanımıdır, amaç ve hedef organik bir kız, organik bir çevre, giderli bir klavyedir.

Yaş 17-20 arası kullanım: Kurulan bir dostluk, bu dostluk çerçevesinde asosyal bir aşk, birkaç takıntı, biraz giderli durumlar ve gençlik gözünün yavaş yavaş açılmasıdır.

Bla bla bla 35-60 yaş arası kullanım: Organik kızdan ziyade organik bal yenerek kullanılan, amaç ve hedef mrb tanışalımmı olan kullanımdır. Bkz;

Sosyal medyada farketmeseniz bile yapılan bir hata bütün sosyal medyayı çalkalamaya yetebilir kendinizi internette bulmanıza sebep olabilir veya hayatınızın mahvolmasına bile neden olabilir. Daha dikkatli bir kullanım için…

İnanın Bana; Yazacak Başlık Bulamadım

Yazma gereği duyuyor insan bi’sınırdan sonra, içinde tutamıyor, bazende kimse bilmesin diye içinde tutmak istiyor. Saçma sapan kurgular yapıyor kafada, el kaleme kağıda değilde boğazına gidiyor, kendini bunaltarak yavaş yavaş bitiren yakasına gidiyor.

Bir odaya mahsus bırakıyor kendini, o odaya tüm içini döküyor, bir yastığa mahcup ediyor bünyeyi, o yastık ona hesap sorsa ne diyeceğini kestiremiyor. Bir kesit geliyor aklına yaşadığı günlerden ufak bir kesit hafif tebessüm kaplıyor zat-ı muhterem naif suratını. Bir çok kimliğe bürünüyor bir gecede; birkaç gece o kimlikleri terkedemiyor.

Zırıl zırıl ağlıyor belki de, belki de diyorum belki de içine atıyor, atıyor atıyor… Kalp lal oluyor “yeter ulan kaldıramıyorum artık diyor” ama duyamıyor. Sonra sayıp savuruyor, hayata sövüyor, ulan acaba ne yaptım da böyle oldu diyor, Allah diyor, ama Allah’ı isyan için anıyor. İşi gücü yok isyan ediyor, çay iç diyorum çay iç.

Belki de Martın ayazında çılgın bir kedi gibi dışarı atıyor kendini, ama eve gelince “hıffhh hııfhh” diye burnunu çekiyor, sonra havanın çok soğuk olduğu aklına geliyor. Aklın nerdeydi diyemiyorsun, desende fayda etmez, akıl mı kaldı ki?

Bazen birkaç şey demek istiyor, diyor; lan öyle bir diyor ki, canı yanıyor ama deyince inceden inceye onuda yakıyor, belki de yakmıyor, o kendini yakıyor, seni harlıyor.

Küslük pişmanlık olmasın istiyor, kendinden uzaklaşıyor, ayak izini rüzgar örtüyor, kaldırımlara topuğuyla oya oya vuruyor, bre vicdansız benim günahım ne diyemiyor o kaldırımlarda.

Belki de bir adamın kalemi kağıdı eline alıpta yazdıklarını okuyor, okuyunca da birşey anlamıyor, belki de bu adamın saçmaladığını düşünüyor, ama kimsenin bu adama onun gibi sarılmadığını da bilmiyor, okuyanda dinleyende bilemiyor…

Açıyor Koray Avcı’yı dinleye dinleye yazıyor. Koray’da bilmiyor, Koray dilinden düşen kelimeleri beyne kazıyor.

Belkilerimizin Cenneti

Belkide aynı anda dinlediğimiz şarkılar oldu seninle, sözlerini söylerken rastlamış bile olabiliriz. Belkide farklı şarkılar dinleyip birbirimizi düşünmüşüzdür. Özlemek gibi bir çılgınlığımız olmuştur. Yada özlemeyi iş edinmişizdir, engeller olmuştur da yinede sabretmişizdir.

İçimizde biriktirip de söyleyemediklerimiz olmuştur. Söylesem canı yanar mı diye düşünüpte o kelimeleri yutmuşuzdur belkide. Düğüm olur da boğaz, çıkmaz oradan. Çıkarsa korkarsın, çıkmazsa çıkmasın. O benden eksik olmasın da benim kelimelerim eksik olsun diye düşünmüşüzdür.

Belkide yüreğimizde yeni bir lugat çıkarmışızdır. Birbirimizi anlatmaya kelimeler yetmemiştirde kelimenin öbeğine inip en ucra köşesinde meşk olarak birbirimizi anmışızdır. Kalbinin hamalı olmuşumdur da her zorlukta yanında olmaya gelmişimdir. Belkide aynı bardaktan çay içmişizdir.

Belkide aynı kitabı okurken birbirimizi hatırladığımız anlar olmuştur. Belkide sayfaları baştan sona çevirdikçe rastladığımız her biri farklı kalemle, farklı renklerde ama aynı duygular içerisinde altı çizilmiş sözler olmuştur. Okudukça kalplerimiz rastlamıştır birbirine.

Belkide aynı sokaklardan geçmişizdir, yere sırf senin adımını attığını düşünerek üstüne basmak istememişimdir. Belkide adımlarının yanına adım atmışımdır da aynı sokaktan dip dibe geçtiğimiz düşünülür. Bu en güzel rastlantıdır.

Belkide aynı saatlerde ağlamışızdır, bunu sırf birbirimizi üzmemek için gizlemişizdir.

Belkide aynı saatlerde sinir krizleri geçirmişizdir, kalplerimiz kırılmasın diye birbirimizden kaçınmışızdır.

Belkide… -Belkisi yok aslında, aşk bizken güzeldir. Aşk zorken güzeldir. Aşk zorlukta anlaşılır. Aşk yanında olmaktır. Aşk sadece mutluluk değildir. Aşk birimiz ağlarken diğerinin destek olup göz yaşlarını silmesi, aynı üzüntüye ortak olup yüreklerimizi ıslatmasıdır.

Aşk sen varken güzeldir. Aşk sensen güzeldir…

Kırılmayı Bekleyen Kürdan Parmaklar

Hayallerimizin peşine düşerken bugünlerimizden olmadık mı diyerek hemen klasik soru girişimle başlayayım bu yazıya da. Ha çay varsa çay iç yoksada çay iç, içiyorsan kaçak çay iç. Lipton falan tırıvırı.

Düşlediğimiz en masum duygular vardı içlerimizde. Bekleye bekleye bir hal olduğumuz masum duygular. Kimisi koluna yarini alıp uzaklara vosvos’la gidecekti. Kimimiz kapıyı açanının olmasını bir umut bekleyecekti. Belkide standart sonuç olarak, karımız günlere gidecek, bizde evde göbek deliğimizde ki pamukları temizleyecektik. Kaçınılmaz bir son, illaki birinden birisi olur. Olmaz deme büyük konuşursun.

Belkide benim gibi hayatının gençlik dönemlerindesin. Büyük ihtimal en ufak bir sebepten bile isyan etmişindir yari yaradana. Belki de depresif hareketler sergiledin karşındakilere.

Ölmeyi de düşünür oldun şu aralar, ölmek kolay bir kaçış gibi geldi sana. Kurtulurdun en azından. Ama dünyadan. Ahiret, ahireti akla getirdin mi? Cevabın ne? Yok. 3 harf, yok. Gözler kaçtımı ister istemez evin bir köşesinde duran ilaç poşetine; ulan acaba 5-10 tane atsam ölür müyüm dedin mi?

Sigaraya başlayacaksın. Hele de bir iki efkarı zirve, bağrı yanık arkadaşın varsa. Çekeceksin bir heves sonrasında “bu ne laağğn öhö öhö” diyeceksin onlara. Gülecekler… Hayatın sana güldüğü gibi gülecekler. Kala kalacaksın, öksürüklere boğulacaksın, izleyeceksin onları. Gülemeyeceksin, gülersen halin ortada ciddiye alınmazsın.

Sakın kardeşim, sakın ha ota-boka düşme, düşersen kalkamazsın. El uzatılır, karşılığını misli misline ödemek zorunda kalırsın.

Dikenli Yolların Uyuşuk Kalpleri

Kaleme kağıda girişip yazmak gerekiyordu bir Cuma gecesinde cam kenarında kahveyi yudumlarken. Mürekkep bitse ortada dımdızlak kalacaktım, şu afilli fiyakalı uçları, kelimelerin yetersiz kaldığı dolma kalemlerden olmasa da genelde kırtasiyelerde su fiyatına satılan, fiyakası ilkokulda kalan her işte kullandığım arkadaşım yavaş yavaş kendini solduruyordu. O da bıktı sanırım. Her perşembe günlerinde olduğu gibi bu günde şeytanlarımla birlikteydim. Uçan sinekler bile beni ufak bir sinire sebep kılabiliyordu. Gerçi onlarında bir suçu yok ya.

Cumartesi sabahına uyanmak umuduyla baş koyduğum yastık bile kendini doğrudan doğruya geriye atıyordu sanki. Ya da bu benim paranoyalarımdan sadece biri. Ne oldu? Tabii ki uyudum, hayırdır nereye gidebilir ki? O yastık, bir omuzun verdiği rahatlığı vermese bile en zor anlarda lanet burnun lanet direkleri sızladığı zamanlarda değil omuz, sırdaş oldu bana.

Yeri gelir küçümsediğimiz yastıklara; dost olur, derde ortak kılar teşekkür eder. Yeri gelir çıldırmışcasına bileklerimizin kuvvetiyle sıka sıka lanet ederiz. Bir nefes zor gelir haram olurda o burundan geçmez ciğerlere. Ona olan muhtacın kuşun gökyüzüne, yerin dibine, ağaçların suya bağımlı kalması gibidir. Belki gitse gökyüzün kararır, kalsa gökyüzün zaten kararmıştır. İkilemde kalmak budur, buda iyisiyle kötüsüyle ona aitse beden, zaten kalbi; gözlerinin, duygularının önüne almıştır. Yoldan çıkmak gibi bir şey değil mi bu? Ona bağımlı kalmak, diğer tüm bağımlılıkları bir yana bırakıp “o” diye bir bağımlılığa başlamak.

Ayyaş gibi etrafa sataşıp attığın her adımda aklına gelmesi, sağının boşluğunu doldurduğu günlerin beyninde tekrar tekrar raks etmesi. Masum bir duygu bu. Bazılarına göre bir berduş, serseri, suç makinesi ve nicelerisin sen. Takma kafana! Silkelen kendine gel. Bir dairenin çizgisine takılı kalma, sen takılı kaldıkça bozuk plak gibi dönüp duracaksın, kazanan kim olacak peki? Mantığın mı? Saçmalama. Kalbin mi? O sana bazen düşman bazen dost olur, bu çizgiyi geçemezsen hep düşman kalır.

Sesi dahi huzur olurda o taştan kalbin adeta törpülenmişcesine birden bire toprağın en saf hali gibi olur. Sigara dumanı kuruntun olur, yaşayamadığın çocukluğunu içinde yaşarda dışarıya vurmak istersin. Yıkıp gider birileri, öyle biri gelir ki tekrar inşa eder baştan seni. Bir şarkıya tutunursun, kulaklıktan gelen nahoş ritimler rahatlamışın hissiyatı verir. Aklına geldikçe kendine sayarsın, unutamazsın, unutursan kahrolursun.

O gitmeye kalkıştığında kolundan tut, tut ki seni canından koparmasın, tut ki ömründen ömür eksilmesin. Sevmek zor bir denklem değil midir? Yavaş yavaş kulaç atarsın okyanus olmuştur sana, yüzme bilmesen bile öğretir ya gözlerindeki naif bakışla. Ansızın Azrail kapını çalarsa vakit gelmiştir, şükretmediğin günler aklına gelir, şükretmek için biraz daha zaman istersin, zamanı doğru kullanamamışındır.

Her acıda biraz daha büyüdüğünü hissetsen de bir yanın hep çocuk kalır, lanet gözlerin hafiften ıslanır, toz kaçmıştır herkese öyle söylersin, o toz gözüne değil de kalbine çör çöp olup karışmıştır. Kafanı bir yere koyduğunda muhtemelen göz kapakların yavaş yavaş kapanacak, bir umut aklından sadece uyanana kadar gidecektir. Rüyalar var rüyalarını unutma. Yanında olmasa bile uykunda yalnız bırakmıyor değil mi? O seni kendinde öldürmüştür de sen onu beyninde bir tortu olarak bırakamamışındır.

Kokusuna hasret olursunda kimse anlamaz halinden, yanında olanlara ufak bir tebessüm edersin mutlu olduğunu sanarlar. İçinde fırtınalar kopuyordur da sadece çökmüş bünyen ve gözlerin biliyordur. Sayfalarca onu yazmak istersin anlatacak kelimeler kalmaz, o bembeyaz sayfalar tek tek kararır. Ağaçlara yazık onlarda canlı boşa kullanma kağıtları bari.

Hayata olan bağlılığını yavaş yavaş yitirmeye kararlısın gibi geldi bana, isyanlara mı bağladın be kardeşim. Bilincini yitirmeden bir elini yüzünü yıka da öyle devam edelim.

Bazı Blog Yazarlarının İlkelerden Sapması

Başlık içeriği gayet açıklayıcı şekilde, biraz vurucu biraz kırıcı seçilse de şüphesiz bu başlığa ayak uydurarak konuya geçmeyi öngördüm. Bazı blogları ve yazarlarını yakından takip eder, hatalarda uyarır, birtakım konularda ortaklaşa fikir alırdım.

Geçenlerde aynı blogları tekrar ziyaret ettim, reklam adı altında alınan, gelen paranın ne kadar helal olduğu tartışılabilecek bir takım linklemelerle karşılaştım. Sırf “fal” adı altında alınan reklamda falcılığın dinimizce yerini uyardığım yazarın aldığı diğer “abzürd” linkler beni şaşırtmadı değil.

Bir blog yazarı olarak kendimden örnek vererek bu yazıyı renklendireyim, soldurayım veya ağlatayım.

Birkaç hafta önce bir mail aldım. Mail içeriğinde bahis adı altındaki bir sitenin reklamını almamı, reklam fiyatımın iki katının verileceğini içeren bir mail’di bu. Kabul etmedim, reklam ilkelerimde böyle bir şey kesinlikle yer almıyordu.

Demem o ki bir blog yazarı, web site sahibi, bu tür sitelere reklam vermek, ziyaretçinin gözünü karartmak yerine bu tür linklemelerden uzak durmalı kanımca.

İyi bloglamalar…

Duygularınızın Üzerine Doğru Gidin!

Ben yazarım, çizerim, aşık olur, aşktan vazgeçebilirim. Resimlerine saatlerce bakakaldığım bile olabilir. Bir ”n’apıyorsun” kelimesini bile onlarca kez siler, yazar ve tekrar silebilirim. Düşünebilirim. Durmadan aklıma gelebilir. Tekrar tekrar kafamdakileri yazıya dökmeyi isteyebilirim, dökmek bile yetersiz kalabilir. Tek bir mesajını bekleyebilirim, düzelecek umuduyla sonra daha kötüyede gidebilir. Zayii olabilirim, kaybetme korkusu yaşayabilirim. Yenilgiye uğramış gibi hissedebilir, bazen paranoyakça kendi ütopyamda zafer benim oldu diyede düşünebilirim.

Ben deli miyim? Peki bir şizofrenik? Yoksa çok mu seviyorum? Özlemek mi bu, duyguların önüne geçememek mi? Sıyrılabilir miyim bu düşüncelerden yoksa iyice batabilir miyim diplerine? Özlemek bu. Deli gibi sevmek, yokken yalnız olduğunu düşünmek, varken hep bir tarafının onda olduğunu kendine irdeleyebilmek.

Yoruldum mu yoksa çok mu acılar çektim bu konularda? Korkuyor muyum acaba küçük bir çocuk gibi? Kendi kendime düşüncelere kapılıp kaybetme korkusumu sarıyor dört bir yanımı? Sanki bir tuzağın içine düştüm, çıkamıyorum. Yardımını istiyorum, bakıyor. Kafein komasına girmiş olabilirim. Şah damarımdan daha yakında olmasınıda isteyebilirim. Ona yazamadıklarımı yazabilirim çünkü yazamıyorum. Demek istediğim o kadar çok şey var ki sustum, sustukça pustum.

Zalim miyim? Ben bu düşünceye kadar nereden geldim, kendi kendime kuruntumu yapıyorum. Sanırım sevmek bize göre değil, eskiden güzelmiş. Bizler göremedik o günleri, lanetli nesilleriz.

Hangi Sosyal Ağları Çok Kullanıyorum? – {MiM}

Lazpotter kardeşime bloga girecek yazı bulamıyorum dedikten sonra yazacak birşey sonunda buldum. Daha önceden hiç mim başlatmadım, gazamız mubarek olsun mu diyeyim, yanlış mı yaptın olum diyeyim bilemedim şimdi. Gel gelelim en çok kullandığım sosyal ağlara;


Kullandığım sosyal ağların başında gelen Instagram genelde bizim ailede yakınları akrabaları takip etmek için kullanılırken bende olay çok farklı, gerekli gereksiz her Instagram blogunu takip etmekle birlikte tanımadığım yaklaşık 200-300 kişiyide takip ediyorum. Günlük ihtiyaç gibi gelen bir uygulama olmaya başladı benim için. Kayseri’de fotoğraf çekinebileceğimiz bir sahil ve şezlong olmasada, tekli kanepeyi rötteşambırım olarak kullanıyorum. Beni Instagram‘dan takip edebilirsiniz. (Bekleyeceğim hep bir umut xzcxcvcx)


Nam-ı diğer 140 karakter. Çok öncelerde kullanırdım takii hesabım heyklenene kadar. Çok pis fake attılar abi. Nasıl bir işsizse eleman 100 takipçili hesabımı heykledi. Ne hayallerim vardı benim kullanacaktım bu zamana kadar fenomen olacaktım, ağlayacağım ağağağ. Beni Twitter‘dan da takip edebilirsiniz. (Çok önemi yok oldum olası en fazla 100 takipçim oldu)

whatsapp
WhatsApp ne alaka olm demeyin hemen. Adamlar öyle bir uygulama yaptı ki sosyal ağ oldu benim için. Şaka bir yana bunu bu mim’e yazma nededin WhatsApp’ın WEB sürümünü kullanmam. Sonuçta web var aga. Her web bir sosyal ağdır benim için. Atıl sıpaydi.

swarm
Dur bu sosyal ağa değinmeden önce şunu diyeyim; bunu arısını çok beğeniyorum olum ben ağzı yüzü nerde belli değil dfgddhf. Random attım.


Son zamanlarda hiç kullanmadığım (dondurdum) fakat öncelerde aşırı derecede kullandığım sosyal ağdır feys dayı. Eğer birgün hesabımı tekrar açarsam beni buradan ekleyin olm çok yalnızım (şaqaok).

Bu ilk MiM’i burada sonlandırıp, hangi sosyal ağları kullandığını merak ettiklerim arasında yer alan Burak GöçKağan Uslu ve son kemençe bükücü Lazpotter‘ın cevaplarını bekliyorum. Sizde birine pas atmayı unutmayın. Klavyenize kuvvet vurun bre.

Bir Beyin Sorunsalı: Dejavu

Son zamanlarda sıkça rastladığım bir olaydır kendisi, herşeyi önceden görmüş gibi hal aldım. Bu biryerden sonra ciddi şekilde sıkmaya başladı. Konu hakkında biraz araştırma yaptıktan sonra edindiğim bilgileri buraya dökme kararı aldım.

Dejavu denilen illet bazı bilim adamlarına göre paralel evrendeki yaşantılarımızdan, bazılarına göre Reenkarnasyon sonucu hayatımızdan hatırladıklarımızmış. Araştırdıkça beynim yandı kafam karıştı, deli miyim neyim diye düşünmeye başlamadım değil.

Konu hakkında bilgisi olanlar varsa yorum falan bıraksın abi olacak gibi birşey değil bu, psikolojik sorunlara yer açıyor 😀

İnsan Neden Çıkarcıdır?

İnsanoğlu öyle bir yapıya sahipki, karşısındakini, düşünmeden hareket edebilen, kendi menfaat ve çıkarları için riske atabilen veya karşısındakinin en içten ve nitelikli duygularıyla oynayabilen bir varlık. Biz insanlar kendi mitolojisi gereği her zaman değişebilen yapıya sahibiz. Kimi zaman mutluluğumuzu hüzne, kimi zaman hüznümüzü mutluluğa birden bire dönderebilen varlıklarız.Şükretme duygumuzu yitirdik, neredeyse hiçbirşeyi düşünmeden hareket ediyoruz.

Hani derler ya, insanoğlu dünya üzerindeki en zeki varlıklar diye. Neden kullanmıyoruz bu bize verilmiş beyni? İçi boş mu dolduralım, çok mu dolu boşaltırız kardeş. Artık eski zamanlardaki güven meseleside kalmadı bizde, yaşın kaçta eskiyi biliyorsun diyen olacaktır, eminim buna. Yaşımdan çok insan tanıdım ben. Karşısındakini kötüye itmeye çalışan, kendi menfaatleri için yok yere harcayan…

Şimdi silkelenme zamanı değil mi? Kalkıp şöyle bir kendimize gelmemeli miyiz? Yaptığımız şeyler için kendimize bir sorgu çekmeyelim mi? (aynen webmasteriz biz, google’a site indexlensin diye sorgu çekeriz) Kaçınız 10’dan veya 20’den fazla insana güveniyor? Onuda geçtim yanınızdaki arkadaşa bile güven duygunuz kaldı mı?

Ne çok değişir insan Oxalis(1) gibi adeta. Önceden iyiydik belki, neden biz, biz olmaktan çıktık? Neden hâlâ birbirimizi karalıyor, çekiştiriyoruz. Biz insan değil miydik? Hani şu dünya üzerindeki en zeki canlılar. Kullanmayalımmı şu Allah vergisi olan kapasiteyi.

Yakındım değil mi, çok yakındım hatta. Yanımızdakine güvenemez olduk, bırakta yakınayım…

(1)Oxalis uyku çiçeğidir, gece kapanıp gündüz açılır.